Haber Detayı
26 Şubat 2013 - Salı 13:19 Bu haber 312 kez okundu
 
Rezidans ve Gökdelenler
Diğer Haberi
Rezidans ve Gökdelenler

Son yıllarda özellikle İstanbul başta olmak üzere inşaat ve mimarlık alanında yüksek katlı binalar furyasıdır aldı başını gidiyor. Bizim çocukluk yıllarımızda bunlara gökdelen adı veriliyordu. O zamanlar gökdelen denildiği zaman ilk akla gelen ve Ankara’ nın sembol semti Kızılay Meydanındaki gökdelendi. O zamanlar biz çocukların vazgeçilmez iki tutkusu vardı. Birincisi Ulus’ taki Anafartalar çarşısındaki 19 Mayıs Mağazalarının yürüyen merdivenlerine binmek, ikincisi ise Kızılay’daki gökdeleni yakından görmek. Buraları görmediğiniz zaman siz Ankara’ da yaşamıyor ya da Ankara’ yı henüz görmemişsiniz demekti. Burada haksızlık etmeyelim Anıtkabir’ i de unutmamak lazım.

Hafızalarımı şöyle bir zorladığımda o zamanlar Ankara’ nın en lüks semtleri Bahçelievler, Gaziosmanpaşa, Çankaya, Küçükesat vb. en yüksek binalar 4-5 katlıydı. Betonarme olan bu binaların beton kolonlar üzerinde yükselmesi neredeyse  bir yaz sezonu sürerdi. Beton kalıplar 2 haftadan önce sökülmezdi. Tabla betonları ise gırgır ve vinçler olmadığı için amele tabir edilen kişilerin ikişerli gruplar halinde karılan betonun bir üst kata küreklerle atılması, o kattaki diğer ikili grubun bir diğer üst kata, o kattaki diğer grubun bir üst kata kürekle aktarmaları şeklinde  atılıyordu. Yani binanın kat sayısı arttıkça beton kürekçi sayısı da o oranda artıyordu.  Tabiî ki bu tür olanaklarla çok yüksek binaların yapılması da o günkü teknolojilerle mümkün değildi. Daha sonraları betonyer, gırgır, vinç, beton mikser ve beton pompaları geliştirildikten sonra ülkemizde de daha yüksek katlı binaların yapımına başlanıldı.

Son yıllarda ülkemizde insanların gelir seviyeleri yükseldikçe insanlar önce şehirlerin dışında ve şehirde yaşayanlardan uzaklarda yaşamayı tercih ederek site içinde villalarda yaşamayı tercih ettiler. Yıllar geçtikten sonra villa tarzı yaşamlar terk edilerek yerini rezidans adı verilen gökdelen yaşam alanı olarak tercih edilmeye başlandı. Tabiki insanların bu tür tercihlere yönlendirilmesinde inşaat sektör pazarlamacılarının katkıları oldukça yüksektir. Bu insanlar belirli dönemlerde farklı konut konseptleri yaratarak sürekli sektörlerini canlı tutmaya çalışıyorlar. Olaya ticari pencereden bakıldığında bu yadırganacak bir durum değildir. Ancak planlı ve sağlıklı şehirleşmenin tam olarak başarılamadığı ülkemizde çok dinamik bir yapıya sahip bu sektörün ileride bu kentlerde yaşayanlarda sebep olabileceği etkilerin uzun vadeli olarak düşünülmediği kanaatini taşımaktayım.

Şehir merkezlerindeki arsaların azalması ve buna paralel olarak fiyatlarının da aşırı derecede yükselmeleri kent dışında banliyö (suburb) adı verilen yerleşim alanlarına insanları yöneltti.   Ancak ilerleyen zaman içinde trafik, ulaşım maliyetleri ve bu alanlarında kent içinde  kalmaları bu tür yaşam alanlarının cazibesini yitirmelerine neden oldu. Sektör yöneticileri bu sefer kent içindeki bu dar alanlarda dikine yapılaşmaya ağırlık verdiler. Ancak arsa ve inşaat maliyetlerinin çok yüksek olması ve kent içindeki bu mekanları cazip kılabilmek için olabildiğince yüksek ve çok sayıda aileyi bir arada bulundurabilecek sitelerin yapılmasına yönelme eğilimleri arttı. Bu yüksek binaların insan üzerindeki ürkütücü etkilerini minimize etmek ve hatta tamamen ortadan kaldırabilmek için işi daha da ileri götürerek bu gökdelenlere rezidans ve akıllı binalar isimlerini verdiler. Sözlük anlamına bakıldığında rezidans, yüksek devlet görevlileri, elçiler vb. nin oturmalarına ayrılan konut (TDK) olarak tanımlanmaktadır. Ancak ülkemizde bu konutları kimlerin edindiğine baktığımızda aslında bu konutlara verilen ismin biraz ticari kaygılar taşıdığını görmemek mümkün değildir.  Aslında olabildiğince yere yakın, ayağı toprağa basabilen bir yaşamı niçin talep etmiyoruz, kanatsız bizlerin gökleri delmek bize ne kazandıracak ya da neler kaybettirecek doğrusu merak ediyorum. Uçma yeteneğimizin olmadığı gibi tırmanma yeteneğimizde yok. Ama yürüme yeteneğimiz ise oldukça gelişmiştir. O zaman bizler yaşantımızı ayağımız toprak üzerinde sürdürmeliyiz. Aksi olsaydı tırmanma yeteneğimiz için iki el yerine pençelerimiz uçmak için de kanatlarımız olurdu.

Yüksekliği 80 metre ile 220 metre arasında 120’ yi aşkın gökdelene sahip olmakla ne kadar övünsek azdır. Neyse ki şimdilik çoğu iş merkezi ve otel. Ancak son yıllarda konut kılığına girmiş olanlar hiç de azımsanacak gibi değildir.  Yapımı, işletmesi, bakımı, yaşamı sorun olan bu yapıları aslında biz talep etmiyoruz ancak pazarlama taktiklerinin cazibesi bizleri hep alıcı noktasında olmamızı sağlıyor.  Kimbilir, bu kadar yüksek konutlarla firmalar sermayelerini kurtarırken insanlara satılan şey, artık yaşamsal bir mutluluk değil sadece bir anahtardır.

Gökdelen zemine üç asansör ve iki merdivenle bağlı olsun. Bu asansör ve merdivenler o bina için insan vücudundaki kanın dolaştığı damarlar gibidir. Şöyle bir düşünelim,  32. katta oturan bir hasta olsun.  Oluşabilecek bir arıza ya da patlama ile devre dışı kalacak bu damarlar o binada oturanları sağlıklı yaşamdan koparacaklardır. “Kriz geçirsem beni hastaneye yetiştiremezler” korkusunun insan üzerinde doğuracağı etkiyi bir düşünün. Gökdelen türü binaların sadece sağlıklı insanlar için yapıldığını söylemek mümkün. Acaba bir yangın anında bu kadar yüksek binalara müdahale edebilecek yükseklikte merdivenlere sahip itfaiye araçları belediyelerin ellerinde varmıdır? Bir anket yapılsa ve insanlara “kaçıncı katta otururdunuz” diye sorulsa 8. kattan sonrasını tercih edenlerin  % 5 i geçmeyeceğini tahmin ediyorum.  Ayrıca 20. ya da 29. katta oturup da, “Allaha yaklaştım çok şükür. Kuşlara bile tepeden bakıyorum artık. Çok mutluyum. Çoluk çocuk çok huzurluyuz.”  diyenlerin olacağını da sanmıyorum. 

 

Akıllı binaların enerji tasarrufu sağladığı kanaati de yaygın olarak işlenmektedir. Bir anlamda doğrudur enerji tasarrufu sağlıyor sağlamasına ama göz ardı edilmemesi gereken bir başka hususta var. Şöyleki, binalarda tıpkı insanlar gibi nefes alırlar.   Nefes almayan binanın kendi ömrü kısaldığı gibi içinde yaşayan insanlarında ömrünü kısaltmaktadır.  Kuru temizlemeye verdiğiniz ceketinizi bir naylon kılıf içinde geri alırsınız. Askının naylon kılıftan çıktığı deliği, başınız geçecek kadar genişlettiğinizi ve o naylonu elbise gibi üstünüze giyindiğinizi, tabii yine yatana kadar da çıkartmadığınızı düşünün.  O günün sonunda ne hale gelirseniz? İşte içinde oturduğunuz binalarda bizimle birlikte en az 10 yıl sonra o hale gelecektir…

Ayrıca bu yüzden evin içindeki buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon, bilgisayar ve cep telefonu benzeri cihazlarla demir donatının etkileşime girdiğini ve yine evin dışına sarılmış bir bobin gibi davranarak ve cihazların yarattığı karmaşık manyetik alana ilave olarak, fuko akımları yani manyetik alan yarattığını, tüm bu manyetik kirlilikler yüzünden insanların hastalandığını, kansere kadar uzanan ciddi riskler doğduğunu işittiniz mi? 

Doğada olmayan bir yükselti yarattığınızda, elbette doğal esintilerin yönünü de gücünü de etkilersiniz. Bu çok açık. Koskoca bina gövdesine çarptığında, bina yüksekliğinin 50 katına kadar uzayabilen mesafede rüzgârsız alan oluştuğu ve bina yüzeyi boyunca düşey hareket eğilimi gösteren rüzgârın, gökdelenin dibindeki ve çevresindeki insanları rahatsız edecek kuvvette türbülanslar yarattığı da bilinir. “Şehir meteorolojisi” denilen bilim dalı, yerleşik alanlarda bu gibi etkileşimleri inceler.

Bir gökdelenler mahallesinin, tüm kentin rüzgâr rejimini bile etkileyebileceği artık kabul edilmiştir. Isıtan ve serinleten, hava kirliliğini engelleyen, bize oksijen taşıyan doğal esintilerin, yüksek yapılar engeline çarpacağını ve kent içi hava akımlarının yönünü etkileyeceğini artık uzmanlar çok iyi bilmektedir. Ama yanlış bir kentleşme politikasının yarattığı yapay çevrede yaşamaya ikna edilen insanlar henüz bunları bilmemektedir.

Kaynak: Editör:
Etiketler: Rezidans, ve, Gökdelenler,
Yorumlar
Haber Yazılımı